Helena Hafemann ile “Askıda Zaman”

28 Kasım 2025
Helena Hafemann ile Askıda Zaman

Alman sanatçı ve küratör Helena Hafemann, malzemeyi bir zaman cetveli gibi kullanır; izleyiciyi de o cetvelin üzerinde gezinmeye, “şimdi” ile “hatıra” arasındaki ince çizgide durmaya davet eder. Askıda kalan şey, sadece iplikler ya da porselen parçaları değil; biziz — baktıkça kendi zamanımızla yüzleşiriz.

Bu söyleşi, yalnızca artistik bir jestin ardındaki düşünceyi değil, malzemenin kendi hafızasıyla nasıl bir ilişki kurduğunu da ortaya koyuyor. Helena Hafemann ile, kırılganlığın aslında bir direnç biçimi olduğunu hatırlatan bir dünyanın kapısını aralıyoruz.

Çalışmalarınızda sıradan nesneler bir anda kendi zamanının ve kırılganlığının tanığına dönüşüyor. Porselen, iplik gibi malzemelerle kurduğunuz ilişki nasıl başladı — ve bu malzemeler size kelimelerin söyleyemediğini söyleme imkânı veriyor mu?

Alman sanatçı ve küratör Helena Hafemann

Gündelik nesnelere olan ilgim, aslında onların sessiz bir hafıza taşıyor olmalarından doğuyor. Porselenin kalıcılığıyla ipliğin naifliğini yan yana getirdiğimde, iki zıt dünyanın birbirini nasıl tamamladığını görmek beni hâlâ büyülüyor. Porselen, yüzlerce yıldır ritüellerin, masaların, sofraların üzerinde varlığını sürdüren bir tanık; iplik ise insanın sabırla, tekrar ederek, katman katman inşa ettiği bir zaman çizelgesi.

Bu malzemeler bir araya geldiğinde, kelimelerin çoğu zaman ulaşamadığı bir alan açılıyor. Çünkü nesneler, bizim onları tanıdığımızdan çok daha geniş bir hafıza taşıyorlar. İzleyici de bunu hemen fark ediyor: herkes porselenin soğukluğunu bilir, ipliğin sıcaklığını da. Benim yaptığım, bu ikiliği yeniden düzenlemek ve tanıdık olanı, hiç düşünmediğimiz bir perspektiften yeniden sunmak. Sözcüklerin konuşmakta zorlandığı yerde, malzemeler daha dürüst ve daha şiirsel olabiliyor.

İşlerinizde güç ile incelik, kontrol ile teslimiyet sürekli birbirine dokunuyor. Yaratım sürecinde bu zıtlıkları nasıl yönlendiriyorsunuz?

Benim için yaratmak, bir kararsızlık halinin içinden geçmek gibi. Malzemeyi yönlendirdiğimi düşündüğüm her an, onun da beni yönlendirdiğini fark ediyorum. Stüdyoma giren her nesne, sanki kendi varlığını yeniden tartmak ister gibi bekler. Bazıları uzun süre sessiz kalır; bazıları hemen bir form talep eder.

Zamanla şunu öğrendim: Nesneye hükmetmektense onunla müzakere etmek daha verimli. Çünkü her materyalin kendi mantığı, kendi direnci, kendi inadı vardır. Bu yüzden süreç, bir güç ilişkisi değil; iki tarafın da geri çekilip birbirini anlamaya çalıştığı bir diyalog.

Askıda zaman, İplik çalışmaları

O denge — tam da bu diyalog anlarında, karanlıkla ışığın, kırılganlıkla dayanıklılığın buluştuğu yerde — kendiliğinden oluşuyor.

İplik, çalışmalarınızda yalnızca yüzeyleri değil, anıları ve duyguları da birbirine bağlıyor. Sanat pratiğinizi bir tür hafıza dokuması olarak nitelendirir misiniz?

Hafızanın iki yönü vardır: biri herkesin tanıdığı kolektif bellek, diğeri yalnızca bize ait olan sessiz katmanlar. Benim için iplik bu ikisinin de dili.

“Threadbare” serisi, annemin sevdiği bir tabağı kırdığım o kısa ama yoğun andan doğdu. O an, kırılmanın yalnızca fiziksel bir olay değil, aynı zamanda bir hikâyeyi başka bir yöne bükebilecek bir fırsat olduğunu fark ettim. Onarmak yerine, kırığın yeni bir başlangıç olabileceğini kabul ettim.

“Home Grown” ise tamamen başka bir ritme sahip: Bir araya gelen ellerin, sohbetlerin, yemek hazırlamanın, paylaşmanın ritmine. Patates kabuklarından oluşan çadır, aslında köklerimizin ne kadar hareketli olduğunu; aidiyetin toprağa değil, insanlara bağlandığını hatırlatıyor. O yüzden evet — işlerim, hem fiziksel hem duygusal anlamda bir dokuma hâline dönüşüyor.

Eserleriniz izleyiciyi yavaşlamaya, yaklaşmaya, dokuyu hissetmeye çağırıyor. Dokunma arzusu çalışmanızın bir parçası mı?

Dokunma, çoğu zaman görme duyusunun tereddüt ettiği yerde başlar. İzleyici, karşısındaki yüzeyin gerçekten o gördüğü şey olup olmadığını anlamak ister; çünkü işlerimdeki gerilim tam da burada ortaya çıkar: Gördüğümüz şeye ne kadar güvenebiliriz?

Threadbare serisi, dokunma arzusu

Ben bu tereddütün ortadan kalkmasını değil, tam tersine sürmesini isterim. Dokunmaya duyulan istek, eserin çevresinde küçük bir manyetik alan oluşturur. İnsan yaklaşır, durur, yeniden bakar — işte bu “yeniden bakma” hâli en sevdiğim andır. Çünkü sanatın gerçek etkisi, bir şeyi ilk kez görmekte değil; tanıdık olanı, hiç tanımıyormuşuz gibi yeniden kavramakta saklıdır.

Sanatınız tasarım, duygu ve düşüncenin kesişiminde duruyor. Pratiğinizde nihayetinde neyin peşinden gidiyorsunuz — güzelliğin, hakikatin, bağın, yoksa başka bir şeyin?

Sanat pratiğim aslında çocukluk merakımın büyümüş hali. O zamanlar nesneleri sökerek nasıl çalıştıklarını anlamaya çalışırdım; bugün ise onları sökmeden nasıl başka ihtimaller barındırabileceklerini düşünüyorum. “Ya şöyle olsaydı?” sorusu hala hayatımın merkezinde.

Askıda Zaman, nesneler nasıl ihtimaller barındırır

Aradığım şey tek bir kelime olamaz; çünkü sanat benim için bir tanımdan çok bir alan. Bazen sezginin, bazen düşüncenin, bazen de bütün bunlardan geriye kalan sessiz bir boşluğun alanı.

Sanırım en çok da şunu arıyorum: Dünyayı olduğu gibi değil, olabileceği haliyle yeniden kurma ihtimali. İzleyiciyle aramızda kurulan görünmez köprünün, malzemenin direnciyle birleşip yeni bir gerçeklik yaratma ihtimali. Belki de aradığım şey tam olarak budur — ihtimal duygusu.

Daha Fazla İçerik

Güneşin ışıltısı ve dans pistlerinin enerjisi bir arada Güneşin ışıltısı ve dans pistlerinin enerjisi bir arada

Güneşin ışıltısı ve dans pistlerinin enerjisi bir arada

Kapsül koleksiyon Disco Daze, 70’lerin dans pistlerinden ilham alarak ışıltılı siluetlerle yaz gecelerine modern bir dokunuş katıyor.
Kim için giyiniyoruz? Rosalía’nın “Man-Repeller” manifestosu Kim için giyiniyoruz? Rosalía’nın “Man-Repeller” manifestosu

Kim için giyiniyoruz? Rosalía’nın “Man-Repeller” manifestosu

Rosalía, kıyafetlerinin çirkin bulunmasını ya da “makul” durmamasını önemsemiyor.