Berlin’de Türkiye’den bir kadın küratör

19 Mart 2026
Berlin'de Türkiye'den bir kadın küratör

Fotoğraf: Yelta Köm

Geçtiğimiz yıldan itibaren, dünyanın en önemli sanat merkezlerinden biri olan Hamburger Bahnhof Çağdaş Sanat Müzesi’nde küratör olarak çalışmaya başlayan Ulya Soley ile, İstanbul’da başlayıp Berlin’de devam eden sanat macerasını konuştuk.

Ulya Hanım merhaba, öncelikle yeni görevinizde başarılar dileriz. Bize hem Hamburger Bahnhof’tan hem de müzedeki sorumluluklarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hamburger Bahnhof Almanya’nın en önemli güncel sanat kurumlarından bir tanesi. 19. yüzyılda bir tren istasyonu olarak inşa edilen yapı, Almanya tarihinin dönüm noktalarına tanıklık etmiş; sanayileşmeden savaş dönemindeki yıkıma, bölünmeden ve Duvar’dan yeniden birleşmeye uzanan bir sürecin izlerini taşıyor. Müze 1960’tan bugüne üretilen yapıtlardan oluşan oldukça kapsamlı bir koleksiyona sahip, yılda 7-8 sergi gerçekleştiriyor, aynı zamanda zengin kamusal programlara ve eğitim programlarına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’den görsel sanatlar alanında çalışan sanatçı, küratör ve yazarların üretim ve gelişim ortamlarını destekleyen SAHA Derneği’nin Hamburger Bahnhof’ta bir küratör pozisyonu açılmasına destek olması sayesinde geçtiğimiz yıl Haziran ayında burada çalışmaya başladım. Müzede sergi projeleri geliştirmenin yanı sıra ilgili yayınlara, programların gelişmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunuyorum. 

Şu an üzerinde çalıştığınız projeler nelerdir?

Bugünlerde 26 Mart’ta Hamburger Bahnhof’ta açılacak olan Shilpa Gupta’nın kişisel sergisi üzerine çalışıyorum. Küratörlüğünü müzenin direktörlerinden Sam Bardaouil ile birlikte üstlendiğimiz sergi “What Still Holds” başlığını taşıyor ve anıtsal Truth (2022-25) yapıtını merkeze alıyor. Doğru bilgiye ulaşmanın giderek karmaşıklaştığı günümüzde, doğru olanla/hakikatle ilişkimizi sorguluyor. Gupta’nın son 20 yılda ürettiği çalışmalardan bir seçkiyi bir araya getiren sergi, müzenin Joseph Beuys’un yapıtlarına ayrılan sergi alanını paylaşıyor. Sergiye aynı zamanda kapsamlı bir yayın da eşlik ediyor. Bunun yanı sıra bu sıralar müzenin 30. yıl etkinlikleri kapsamında açılması planlanan bir çevrimiçi platform üzerinde çalışıyorum. 

En başa dönersek, küratör olmaya ne zaman karar verdiniz? Nasıl bir süreçten geçtiniz?

küratör olmak, Ortak Duygular
Ortak Duygular sergisi, Pera Müzesi yerleştirme fotoğrafı (Fotoğraf: Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin izniyle)

Aslında konservatuar geçmişim sebebiyle müzikle, sahne sanatlarıyla iç içe büyüdüm fakat güncel sanatla ilişki kurmam çok daha geç oldu. İstanbul’da modern ve güncel sanata odaklanan kurumların açılması lisede olduğum döneme denk geliyor. Üniversitede psikoloji okurken bir yandan sanat tarihi dersleri almaya başladım ve özellikle güncel sanata odaklanan dersler çok ilgimi çektiği için her iki daldan da mezun oldum. Ardından Pera Müzesi’nde çalışmaya başladım. Sanat teorisi, küratörlük üzerine düşünmek çok ilgimi çekiyordu. Çok dinamik bir alan, küratörlüğün nasıl bir rol olduğu üzerine her geçen gün farklı anlatılar kuruluyor. Benim bu rolü üstlenmem organik bir şekilde gelişti diyebilirim. Çalıştığım kurumun önerilere açık olması, farklı projeleri, deneysel yaklaşımları orada hayata geçirebilmiş olmak beni çok motive etti. Bu aynı zamanda çok da öğretici bir süreçti. Bir süre sonra bu alanda yüksek lisans yapmaya karar verdim ve ardından Pera Müzesi’nde çalışmaya devam ederek benim için çok önem taşıyan üç sergi projesi gerçekleştirdim. Zevk Meselesi (2021), Gelecek Hatırları (2023) ve Ortak Duygular (2025). 

Bu süreçte müzedeki çalışmalarımın yanı sıra bağımsız sergi ve yayın projeleri de gerçekleştirme fırsatım oldu. Sanatorium’da Farah Al Qasimi’nin, Versus Art Project’te Yelta Köm’ün, Martch Art Project’te Burak Ata’nın, DIANA New York’ta Kerem Ozan Bayraktar’ın  kişisel sergilerinin küratörlüğünü üstlendim. Her biri benim için alanın sınırlarını keşfettiğim, bu rolün nasıl evrilebileceğini her seferinde yeniden düşündüğüm ve sanatçılarla beraber bir hikayeyi anlatmanın çok çeşitli yollarını keşfettiğim öğretici süreçlerdi. 

Pratiklere yaklaşımınızı kuir-feminist olarak nitelendiriyorsunuz. Yaklaşımınızı bize açıklayabilir misiniz?

Benim için kuir-feminist bir perspektif, sanat tarihinin ve kurumların sıklıkla alışılageldik kabul ettiği hiyerarşileri ve anlatıları sorgulamakla ilgili. Hangi sanatçıların görünür olduğu, hangi üretim biçimlerinin ciddiye alındığı ya da hangi yaklaşımların merkezde kabul edildiği gibi soruları yeniden düşünmekle ilgili. Bu yaklaşım aynı zamanda doğrusal olmayan, çoğul ve bazen de çelişkili anlatılara alan açmak anlamına geliyor. Sergilerimde farklı zamanlara, coğrafyalara ya da pratiklere ait işler arasında beklenmedik ilişkiler kurmayı önemsiyorum; çünkü kuir-feminist düşünce bana göre tam da bu tür kesişimlerde ortaya çıkan alternatif okumalara imkan tanıyor. 

Aynı zamanda bu perspektif belirli kalıpları yerinden oynatmanın ve yerleşik sergileme alışkanlıklarıyla biraz oynamanın da bir yolu. Kurumsal ya da tarihsel olarak sabitlenmiş görünen yapıları bazen küçük kaydırmalar, beklenmedik eşleşmeler ya da anlatıdaki boşluklar aracılığıyla esnetmek mümkün. Bu nedenle eleştirel olduğu kadar oyuncu bir tarafı da var; kimi zaman yeni bir alan açmak, kimi zaman da var olan yapıları içeriden yeniden programlamakla ilgili.

Pera Müzesi’nde uzun süre görev aldınız ve klasik ve modern sanatımızın önemli örneklerine sahip bu müzede, “Gelecek Hatıraları” ve “Zevk Meselesi” gibi alternatif sergiler düzenlediniz. Bu ilginç sergilerin hazırlanması sürecini anlatabilir misiniz?

2013-2025 yılları arasında Pera Müzesi’nde çalıştım. Bu süre  boyunca müzenin koleksiyonlarıyla ve yerleşik anlatılarıyla yakın bir ilişki kurma fırsatım oldu. Müzenin üç temel koleksiyonu sanat tarihinin önemli referans noktalarını barındırıyor. “Gelecek Hatıraları” ve “Zevk Meselesi” gibi projeler de aslında bu yerleşik çerçevelerle diyalog kurma arzusuyla doğdu.

Pera Müzesi, Gelecek Hatıraları
Fotoğraf: Yelta Köm

Bu sergilerde amacım koleksiyonların etrafında farklı okuma biçimlerine alan açmaktı. Örneğin “Gelecek Hatıraları”nda güncel sanatçıların işleri aracılığıyla müzenin Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu’na yeniden bakmaya çalıştım. Sergi için bu koleksiyonun farklı katmanlarından yola çıkan yeni işler üretildi. Bu sergiye hazırlanırken Kütahya’yı ve oradaki çini-seramik üretimini kapsamlı bir şekilde anlamak adına sanatsal araştırmalar yürütüldü. “Zevk Meselesi”nde ise ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanmak istemiştim. Sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramını ele alan, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştıran bir sergiydi. Bu tür sergiler benim için müze koleksiyonlarıyla çalışmanın yaratıcı bir yolu. Dolayısıyla bu projeleri, müzenin mevcut anlatılarını genişletmeye çalışan araştırma ve deneme alanları olarak görüyorum.

İsminizi araştırdığımızda, multidisipliner bir yaklaşımınız olduğunu, makaleler yazdığınızı, sergilere ek okuma ve dinleme listeleri oluşturduğunuzu görüyoruz. Biraz bahsetmek ister misiniz?

Yazı yazmak pratiğimin önemli bir kısmını oluşturuyor. Genelde şiir-düzyazı kesişiminde deneysel sergi metinleri kaleme almaktan, her seferinde farklı yöntemlerle metin yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu anlamda kurmaca ve oto-kurmaca türlerini sergi metinlerinde yöntem olarak kullanmayı deniyorum. Sergi metinlerinin yanı sıra pek çok yayına düzenli olarak katkıda bulunuyorum. En son Yağız Özgen’in Boyacı projesinin kitabı olmak üzere sanatçı kitaplarının editörlüğünü üstleniyorum. 

Sergi deneyimini besleyebilecek farklı kaynaklar oluşturmak da önem taşıyor. Bu yüzden de aslında okuma, dinleme listesi gibi serginin araştırma sürecini ziyaretçilerle paylaşabileceğim formatlar da hoşuma gidiyor. Örneğin müzenin koleksiyonlarından yola çıkan ve farklı bestecilere koleksiyonla ilişki kuran besteler sipariş ederek bu performansları izleyicilerle buluşturan “Yeni Sesler” projesi de benzer bir düşünceden yola çıkıyordu. 

İstanbul ve Berlin’in sanat ortamları arasındaki farklar sizce nelerdir?

Berlin sanat alanında çok zengin bir şehir, çok sayıda sanatçı, kültür-sanat çalışanı, galeri, müze, misafir sanatçı programı ve çeşitli sanat kurumunu barındırıyor. Berlin’de ortak üretimin, yardımlaşmanın, birbirine destek olarak deneysel yaklaşımları benimsemenin ön planda  olduğu bir geçmiş var. Yerleşik bir ekosisteme sahip olduğu için sanatçıların ve küratörlerin uzun vadeli araştırma süreçlerine alan açılabiliyor.

İstanbul ve Berlin’in sanat ortamları arasındaki farklar sizce nelerdir?
Farah Al Qasimi, Çöl Sümbülü, yerleştirme fotoğrafı (Fotoğraf: Zeynep Fırat, Sanatorium’un izniyle 

İstanbul’da ise güncel sanat kurumlarının daha yakın döneme uzanan bir geçmişi var. Görece genç bir sanat sahnesi bu alana katkıda bulunan herkes için oldukça heyecan verici, fakat böyle olmasına rağmen deneysel veya riskli yaklaşımlara daha az rastlanıyor. Bunda siyasi gündemin çok yoğun olmasının da önemli bir payı var. Aynı zamanda finansman modellerinin de belirleyici olduğunu düşünüyorum. Berlin’de kamusal fonların ve kültür politikalarının sanat üretimini destekleyen daha güçlü ve sürekliliği olan bir yapısı var. Bu durum sanatçıların ve kurumların daha uzun vadeli düşünebilmesine imkan tanıyor. İstanbul’da ise sanat alanı büyük ölçüde özel inisiyatifler ve bağımsız yapılar üzerinden ilerliyor. Bu da bir yandan oldukça hızlı dönüşen, esnek bir alan yaratırken, diğer yandan sürdürülebilirlik ve uzun vadeli üretim açısından bazı zorlukları beraberinde getirebiliyor. Dolayısıyla iki şehir arasındaki farkın yapısal koşullarla da yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Peki bir kadın olarak bu iki şehirdeki yaşamın farkları?

Berlin’de kendimi daha rahat hissediyorum. Kamusal alanda farklı yaşam biçimlerinin oldukça görünür ve kabul edilir olması gündelik hayatta daha özgür hareket etmeye imkan tanıyor. İstanbul’da kamusal alanın zaman zaman daha denetleyici ya da yargılayıcı olabildiğini düşünüyorum. Bu durum özellikle kadın+lar için gündelik davranışlardan kıyafet seçimlerine her detayı daha fazla düşünmek zorunda kalmak anlamına gelebiliyor. Buna rağmen İstanbul’da kadın ve kuirlerin oldukça güçlü bir dayanışma içinde olduğunu düşünüyorum. Bu dayanışma ve direnç, şehrin kültürel hayatını da şekillendiren önemli bir unsur.

Ve son olarak, kariyerinizde sizi en çok heyecanlandıran an neydi?

Sanırım Zevk Meselesi sergisinin açılışı. İki yıl boyunca üzerinde çalıştığım geniş çaplı bir araştırmanın sergiye dönüşme sürecinin sonunda, beğeniyle ve merakla takip ettiğim sanatçılarla kurguladığım ilk grup sergisi olduğu için o gün ne kadar heyecanlı olduğumu hala iyi hatırlıyorum. 

İlginizi çekebilir >>>>> Motra Aurora sergisi 24 kadının hikayesini bir araya getiriyor

Daha Fazla İçerik

Taylor Swift yeniden kendi albümlerinin sahibi oldu Taylor Swift yeniden kendi albümlerinin sahibi oldu

Taylor Swift yeniden kendi albümlerinin sahibi oldu

Taylor Swift, müzik kariyerinin belki de en kişisel ve uzun soluklu savaşını kazandı: İlk altı albümünün master kayıtlarını satın alarak sonunda kendi müziğinin haklarını geri aldı.
2026 Palm Springs Film Ödülleri: Öne çıkan kırmızı halı görünümleri 2026 Palm Springs Film Ödülleri: Öne çıkan kırmızı halı görünümleri

2026 Palm Springs Film Ödülleri: Öne çıkan kırmızı halı görünümleri

Palm Springs Film Ödülleri kırmızı halı görünümleriyle dikkat çekti.