Fotoğraf: Unsplash
Şehir hiç olmadığı kadar canlı. Yeni açılan mekanlar, dolu ajandalar, hafta sonuna sıkıştırılan planlar… Stil sahibi kalabalıkların içinde akıp giden bir tempo var. Herkes bir yere yetişiyor, herkes bir şeyin parçası. Dışarıdan bakınca her şey tamam. Ama tam da bu akışın içinde, giderek belirginleşen başka bir şey var: görünmeyen bir yalnızlık.
Artık yalnızlık, evde tek başına geçirilen bir akşamdan ibaret değil. Çünkü insanın yalnız hissetmesi için tek başına olması gerekmiyor. Bazen bir davetin ortasında, bazen aynı masada otururken bile içten içe uzaklaşabiliyorsun. Oradasın, ama aitlik hissi zayıf. İçerdesin, ama temas tam kurulmamış.
Bu his tesadüf değil. Çünkü artık kurduğumuz bağlar hızlı kuruluyor ve çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Sohbetler kısa, dikkat bölünüyor, temas geçici. Oysa insan, gerçekten görülmek, anlaşılmak ve olduğu haliyle kabul edilmek ister. Bu eksik kaldığında, kalabalıklar yakınlık hissini artırmıyor.
Bir yandan da hayatın görünür tarafı giderek daha baskın. Ne giydiğimiz, nerede olduğumuz, kiminle vakit geçirdiğimiz… Hepsi bir anlatıya dönüşüyor. Ama bu anlatının içinde duygulara açılan alan daralıyor. Görüntü netleşirken, hisler geri planda kalıyor. İnsan da çoğu zaman, kendi duygularına mesafe koyduğu yerde yalnızlaşıyor.

Bunu popüler kültürde de görmek mümkün. Love Story dizisinde Carolyn’in Kennedy ailesiyle oturduğu o uzun yemek masası sahnesinde olduğu gibi. Masa dolu, sohbet akıyor, ortam kusursuz. Ama Carolyn’in bakışlarında belirgin bir kopukluk var. Orada bulunuyor, fakat aitlik hissi kurulamıyor. Konuşmalar sürerken o yavaşça geri çekiliyor. Çünkü insan, kendisi gibi var olamadığını hissettiğinde, kalabalığın içinde bile yalnızlaşabiliyor.
Üstelik bu sadece sosyal anlarla sınırlı değil. Sürekli dolu olma hali, boşluklara yer bırakmama, sessizlikten kaçınma… Bunlar kişinin kendisiyle temasını zayıflatıyor. Kişi kendine yaklaşamadığında, başkalarıyla kurduğu bağ da yüzeyde kalıyor.

Belki de mesele daha fazlasını yaşamak değil; daha gerçek olanı fark etmek. Stil sahibi olmak nasıl neyin sana ait olduğunu bilmeyi gerektiriyorsa, duygusal olarak da benzer bir netlik gerekiyor: Seni besleyen ilişkileri seçmek, seni yoran kalabalıklardan uzaklaşabilmek. Çünkü bugün asıl mesele yalnız olmak değil; kalabalıkların içinde kaybolmak.
Ve belki de bu sezonun görünmeyen ama güçlü eğilimi şu: Daha az görünmek pahasına daha gerçek olmak. Daha az kişiyle, ama daha derin bağlar kurmak. Kendine dönmek ve orada kalabilmek. Çünkü bazen iyi görünen bir hayat, içten içe aynı doluluk hissini taşımayabiliyor.
İlginizi çekebilir >>>>> Hafta sonunu zihinsel bir detoksa çevirmenin 4 basit kuralı
