Fotoğraf: Unsplash
Yaz mevsimi çoğumuz için dinlenmeyi, özgürlüğü ve yeni deneyimleri çağrıştırır. Ancak son yıllarda yaz, yalnızca yaşanan bir mevsim olmaktan çıkıp sergilenen bir deneyime dönüştü. Sosyal medya akışlarımız; turkuaz denizler, gün batımında çekilmiş kusursuz kareler, şık davetler ve bitmek bilmeyen tatil paylaşımlarıyla dolu. Bir süre sonra farkında olmadan kendimize şu soruyu sorabiliyoruz: “Ben yazı yeterince iyi yaşıyor muyum?”
İşte bu noktada karşımıza psikolojide FOMO (Fear of Missing Out) olarak tanımlanan, yani “bir şeyleri kaçırma korkusu” çıkıyor. FOMO, başkalarının bizden daha mutlu, daha eğlenceli ya da daha anlamlı deneyimler yaşadığına inanma hissidir. Özellikle yaz aylarında artan sosyal etkinlikler ve tatil paylaşımları, bu duygunun daha yoğun hissedilmesine neden olabilir.
İnsan beyni doğası gereği kendini çevresiyle karşılaştırır. Bu, sosyal yaşamın doğal bir parçasıdır. Ancak sosyal medya bu karşılaştırmayı hiç olmadığı kadar yoğun hâle getirdi. Çünkü artık yalnızca yakın çevremizin değil, yüzlerce hatta binlerce insanın özenle seçilmiş anlarına aynı anda tanıklık ediyoruz.

Burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var: Sosyal medyada gördüğümüz içerikler hayatın tamamını yansıtmaz. Paylaşılan kareler çoğu zaman en mutlu, en estetik ve en dikkat çekici anlardan oluşur. Kimse sıradan geçen gününü, yaşadığı hayal kırıklıklarını ya da tatilde karşılaştığı zorlukları paylaşmak zorunda hissetmez. Biz ise bu seçilmiş anları, kendi hayatımızın tümüyle kıyaslarız. Bu da çoğu zaman adil olmayan bir karşılaştırmanın içine sürüklenmemize neden olur.
Bu karşılaştırmalar zamanla yetersizlik hissini, memnuniyetsizliği ve “bir şeyleri eksik yaşıyorum” düşüncesini besleyebilir. Oysa psikolojik iyi oluş, sürekli hareket hâlinde olmakla ya da her hafta farklı bir destinasyonda bulunmakla ilişkili değildir. Araştırmalar, iyi oluşun daha çok kişinin kendi değerleriyle uyumlu yaşaması, anlamlı ilişkiler kurması ve ihtiyaçlarını fark edebilmesiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte FOMO’nun kaygı düzeyini yükseltebildiğini gösteren birçok çalışma bulunuyor. Gün içinde sık sık başkalarının hayatını takip etmek, dikkatimizi içinde bulunduğumuz andan uzaklaştırabiliyor. Bir kafede kahvemizi içerken bile başka birinin tekne tatiline bakıyor, kendi anımızı yaşamaktansa başkalarının anlarını izlemeye başlıyoruz. Peki bununla başa çıkmak mümkün mü?

İlk adım, sosyal medyanın bir vitrin olduğunu hatırlamak. Gördüğümüz içerikler gerçeğin tamamı değil; gerçeğin seçilmiş ve düzenlenmiş bir bölümüdür. Bu farkındalık bile karşılaştırma döngüsünü azaltmaya yardımcı olabilir.
İkinci olarak, yaz boyunca her güzel anı paylaşma zorunluluğunu bırakmak iyi gelebilir. Bazen telefonu bir kenara koyup bulunduğumuz ana odaklanmak, yaşadığımız deneyimin kalitesini artırır. Çünkü anılar, en çok yaşandığında anlam kazanır; paylaşıldığında değil.
Son olarak ise mutluluğun tek bir tanımı olmadığını kendimize hatırlatmak önemlidir. Kimileri için hareketli bir tatil enerji verirken, kimileri için sessiz bir sahilde kitap okumak ya da evde sevdikleriyle geçirilen sakin bir akşam çok daha besleyici olabilir. Psikolojik açıdan önemli olan, başkalarının nasıl yaşadığı değil, bizim gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuzdur.
Belki de bu yaz kendimize sorabileceğimiz en değerli soru şu: Bugün bana gerçekten iyi gelen neydi? Çünkü yazın en unutulmaz anları çoğu zaman en çok beğeni alan fotoğraflar değil; bize kendimizi en huzurlu, en gerçek ve en canlı hissettiren anlardır.
İlginizi çekebilir >>>>> Sosyal bataryanızı korumak için 4 etkili yöntem
