Çağdaş resim ve heykel sanatçısı Cengiz Yatağan’ın Beyoğlu Hanif Han’daki yaşam alanı, tarihi dokunun içinde şekillenen dışarıdaki kalabalığın ritminden ayrışan sezgi ve malzemenin buluştuğu güçlü bir evrenden oluşuyor.
Hazırlayan Hande Rakıcı
Fotoğraflar Erhan Tarlığ
Beyoğlu’nun katmanlı hafızasında, taş duvarların ve yüksek tavanların arasında saklı bir dünya… Bu atmosferin içinde kendi kurgusunu yaratan Cengiz Yatağan ile üretim pratiğini, yeni dönem çalışmalarını ve Beyoğlu’nda şekillenen estetik evrenini konuştuk.
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Ben kendimi yalnızca resim ya da heykel yapan biri olarak görmüyorum. Hatta açıkçası kendimi “sanatçı” olarak tanımlamakta da çok iddialı değilim. Daha çok sanatsal üretim yapmaya çalışan bir zanaatkâr gibi hissediyorum. Asıl amacım üretirken kendimi ifade edebilmek; yaşanmışlıklarımı, içimde biriken yoğunluğu ve ruh hâlimi forma dönüştürmek.
Yıllarca inşaat sektöründe çalıştıktan sonra sizi sanata sürükleyen hikâye nasıl gelişti?
Yaşam, insan karşı koymadığında ve iç sesini gerçekten dinlemeye başladığında yolunu bir şekilde gösteriyor. Bunun belli bir yaşı yok. Elbette biraz cesaret ve risk almak gerekiyor, ama aslında bu bir yolculuk. Benim için de planlı, programlı bir karar değildi. Daha çok içgüdüsel bir yönelişti. Kendimi iyi hissettiğim, beslenebildiğim alanlara doğru doğal bir akışla ilerledim. Deneyimleme dürtüsü beni sanatın içine çekti.

Kendi tekniğinizi yaratmanız çok güçlü bir duruş. Bu tekniği ilk keşfettiğiniz anı paylaşır mısınız?
Bu bir anda ortaya çıkan bir keşif değildi. Uzun bir deneme-yanılma sürecinin, sabrın ve araştırmanın sonucu. Farklı malzemelerle çalışarak, kendimle uyumlu ve akışkan bir yapı aradım. Zamanla malzemenin de bana öğretecekleri olduğunu fark ettim. Onu kontrol etmeye çalışmak yerine anlamaya başladığımda, yüzeylerin sabit bir görüntü sunmadığını gördüm. Işıkla birlikte değişen, günün her saatinde farklı bir algı yaratan bir yapı oluştu. Bu süreç sonunda ortaya çıkan teknik, doğal akışı ve katmanlı yapısı sayesinde kendine özgü bir karakter kazandı.
Bu tarihi Rum apartmanında yer alan atölyenizi aynı zamanda yaşam alanı gibi kurgulamışsınız. Burayı nasıl renove ettiniz biraz süreçlerden bahseder misiniz?
Burası Beyoğlu’nun kalbinde, yaklaşık 150 yıllık tarihi bir bina içinde daire. En başından beri niyetim, yapının ruhuna sadık kalmaktı. Mekânın karakterini değiştirmek yerine onu ortaya çıkarmayı tercih ettim. Ahşap doğramaların üzerine yıllar içinde kat kat vurulmuş boyaları sökerek ham hâline ulaştırdım ve yalnızca koruyucu cilalarla doğal dokusunu korudum. Zemin dökme mozaikti; gerekli tamirat ve silim işlemleriyle ilk günkü temizliğine kavuştu. Tavandaki ince işçilikli kalem işleri ise özenli bir temizlik ve onarımla yeniden görünür oldu. Aslında burayı bir atölyeden çok, birlikte yaşadığım bir mekân olarak kurguladım. Sabah erken saatlerden akşama kadar zaman geçirdiğim bir yer olduğu için, kendimi iyi hissedebileceğim ve bana ait bir alan yaratmak istedim. Burada vakit geçirmek beni gerçekten besliyor.

Beyoğlu’nun kalbinde, Hanif Han gibi tarihi bir yapıda üretmek size ne hissettiriyor? Bu mekân eserlerinizin ruhuna nasıl etki ediyor?
Böyle bir yapının içinde üretirken o binanın ruh hâline kayıtsız kalmak mümkün değil. Yüzyılların yaşanmışlığı, duvarların hafızası ve mekânın taşıdığı enerji ister istemez size geçiyor. Bu atmosferin beni beslediğini ve işlerime mutlaka bir derinlik kattığını düşünüyorum. Buradaki enerji ile kendi enerjimi ayrı görmüyorum; zamanla bir bütün hâline geldiğini hissediyorum.
Yaşam alanınızın dekorasyonunda güçlü ve bir o kadar öne çıkan ince ve zevkli parçalar var. Bu parçaları nasıl seçtiniz?
Aslında bu mekân zaten kendi başına güçlü bir yaşanmışlık taşıyor. Çok fazla müdahale etmeme gerek kalmadı. Ben de doğal, zamana tanıklık etmiş, kendi hikâyesi olan objeleri seviyorum. Seçimlerim planlı bir dekor anlayışından çok, yıllar içinde biriken bir beğeni sürecinin sonucu. Karşıma çıktığında beni heyecanlandıran, dokunduğumda bir his uyandıran parçaları zamanla yerleştirdim. Bu yüzden ortaya çıkan atmosfer bir anda oluşmadı; birikerek şekillendi.

Bu mekânda en sevdiğiniz köşe neresi?
En sevdiğim yer hiç şüphesiz atölyem. Çünkü orası benim terapi alanım. Ruhumu en doğal hâliyle yansıtabildiğim tek yer diyebilirim. Atölyeye girdiğimde bir rahatlama ve arınma süreci başlıyor. İçimde birikenleri dışarı bırakmak, sonra ortaya çıkan işe bir ayna gibi bakıp kendimle yeniden karşılaşmak benim için tarif edilemez bir deneyim.
Eserlerinizi yaratırken sizi en çok ne yönlendiriyor; doğa mı içsel bir dürtü mü?
Yaratmak kelimesini kullanırken her zaman temkinliyim. Ben daha çok üretmek ya da ortaya çıkarmak demeyi tercih ediyorum. Sanatı hayatın doğal bir uzantısı olarak görüyorum. Beni yönlendiren tek bir şey değil. Doğa da var, içsel dürtü de, ikisini birbirinden ayırmıyorum. Yaşanmışlıklarımın, günün ruh hâlimin, hava koşullarının, sesin ya da sessizliğin… hatta o günkü basit detayların bile yaptığım işe katkısı olduğuna inanıyorum. Sanatçı doğulmaz, süreç içinde olunur düşüncesine yakınım. Hayatın her anı biriktikçe, yüzeyde bir forma dönüşüyor.

Bazı eserlerinizde yap boz’ları görüyoruz. Onların nasıl anlamlandırıyorsunuz?
Puzzle parçaları benim için yalnızca görsel bir form değil, bir hayat metaforu. Küçük ve ayrı parçalar bir araya geldiğinde bütün bir resim ortaya çıkar. Hayat da böyle; yaşadıkça eksik parçalarımızı tamamlamaya çalışıyoruz.
Akrilikten metal plakaya, oradan epoksiyle birleşen topografik yüzeylere… Malzemeyle ilişkiniz nasıl evrildi?
Aslında bu evrim planlı bir rota değildi. Daha çok doğal bir akışın sonucu. Malzemelerle kurduğum ilişki, içsel bir dürtünün peşinden gitmekle şekillendi. Hayatın içindeki olağan sürecim neyse, üretim de onun bir yansıması oldu. Akrilikten metale, oradan epoksiye geçiş; bir arayışın, denemenin ve hissetmenin sonucuydu.
Çalışmalarınızda doğa ve spiritüalizm çok baskın. Sizin için manevi enerji bir kavram mı yoksa gerçek bir deneyim mi?
Benim için manevi enerji yalnızca bir kavram değil, gerçek bir deneyim. Modern bir dünyada yaşıyor olsak da kültürel olarak köklerime ve geçmişime bağlı biriyim. Maneviyatın hayatımda her zaman önemli bir yeri oldu. İslami değerlerle büyümek ve tasavvuf düşüncesine yakın hissetmek, iç dünyamı şekillendiren unsurlar arasında. Bu nedenle ruhsal alanla güçlü bir bağ kuruyorum.

Sanat pratiğinizin yanı sıra Puzzle parfüm markasıyla parfüm üretimine başladınız. Bu yolculuk nasıl doğdu?
Puzzle Parfum de tıpkı heykellerim gibi, yolculuğumun doğal bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Planlanmış bir girişimden çok, içsel bir ihtiyaçtı. Kokuya her zaman güçlü bir bağ hissettim; hafızası olduğuna inanırım. Güzel bir kokunun insanın ruh hâlini tamamen değiştirebildiğini düşünüyorum. Benim için koku da bir sanat formu. Nasıl ki renkler bir eserde hayat buluyorsa, esanslar da bir kokuda aynı şekilde can buluyor.
Cengiz Yatağan’ın eserlerini size birkaç kelime ile anlatın desem ne söylerdiniz?
İçsel bir yolculuğun, yüzeye yansıyan katmanları.
İlginizi çekebilir >>>>> Dilara Tahincioğlu Sel & Berna Halaçoğlu: Sihirli yansımalar
