Fotoğraf: Pexels
Feminist killjoy dediğimiz kavram, aslında her gün karşı karşıya kaldığımız yoğun patriyarkal düzende sürekli bastırılmak istenen ama dönüştürücü gücüyle ortaya çıkan bir duruş.
Bizlerden çoğu zaman toplum içerisinde sessiz kalmamız, uyumlu görünmemiz, yüzümüze yapıştırılmış bir gülümsemeyle “boşver” dememiz bekleniyor. Çünkü düzenin devamı da, herkesin huzuru da, “iyi geçinmenin” yolu da sanki hep susmaktan geçiyor.
Ama biri çıkıp o sessizliği bozduğunda ve çoğunluğun keyfini biraz kaçırdığında, huzurluymuş gibi duran o perdenin arkasını aralanarak işler bir anda değişmeye başlıyor.
Feminist killjoy’un kökeni
Feminist killjoy kavramını literatüre kazandıran feminist düşünür Sara Ahmed, aslında bu terimle toplumun görmezden gelmeye alıştığı eşitsizlikleri açığa çıkaran kişiden bahseder. Mesela cinsiyetçi bir şakaya gülmeyi reddeden, toplantıda sözü kesildiğinde “lütfen sözümü bitireyim” diyerek hakkını savunan ya da aile içinde kadına yüklenen “sessiz eş” ve “fedakar anne” rollerini sorgulayan biri… İşte Ahmed’e göre tam da bu kişi feminist killjoy’dur.

Kim bilir, belki siz ya da çevrenizden biri böyle bir an yaşamış, tek bir sözle tüm havayı değiştirip çoğunluğun gözünde “ortamın huzurunu kaçıran” etiketiyle anılmıştır – çünkü bir noktada farkındalığınız ve duruşunuz, o alışılmış konforu bozarak huzurluymuş gibi görünen yüzeyin altındaki çatlakları gün ışığına çıkarır. Ahmed’in asıl vurgusu da tam burada; bu ‘keyif bozma’ hali aslında feminist politikanın kalbi.
Yani feminist killjoy duruşu, sessizliği kırmayı, rahatsızlık yaratmayı, o yapay gülümsemeleri silip atmayı göze alır. Ve tabii ki, bize sahte huzurun ardında adaletin ışığını gösterir; yeni sözlerin, yeni bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatır.

Popüler kültür ve feminist killjoy
Aklınıza feminist killjoy terimiyle birlikte filmlerdeki yansımalar ya da şarkı sözlerindeki güçlü cümleler geliyorsa, aslında bu kavramın düşündüğünüzden çok daha yakında ve canlı olduğunu görebilirsiniz.
Hepimizin severek izlediği 10 Things I Hate About You filmini hatırlıyor musunuz? Kat Stratford, okulda popüler kültürün dayattığı normlara uymayan, açık sözlü feminist tavrıyla “fazla ciddi” bulunur; işte tam da bu yüzden kendisi güçlü bir feminist killjoy örneği. Benzer şekilde Little Women’ın Jo March karakteri, 19. yüzyılın evlilik ve itaat kalıplarını reddederek dönemin huzurunu bozar, toplumsal uyum beklentilerini sarsar ve kadınlara bambaşka bir yolun mümkün olduğunu hatırlatır.

Müzik dünyasına baktığımızda ise Beyoncé, Flawless performansında Chimamanda Ngozi Adichie’nin feminist konuşmasını milyonlara ulaştırarak “saf eğlence” alanına radikal bir farkındalık katar. Daha yakın dönemde Taylor Swift, kendi haklarını geri kazanma mücadelesiyle birlikte, tüm sektörü eleştirdiği The Man şarkısında feminist killjoy’un en dinamik örneklerinden birini sunar bizlere.
Ve tabii sinema ile aktivizmin kesişiminde Greta Gerwig’i anmadan geçemeyiz. Barbie filmiyle pembe, kusursuz ve sorunsuz bir kültürel ikonu feminist bir bakış açısıyla yeniden kurgulayan Gerwig, seyircinin alıştığı konfor alanını yerle bir ederek küresel ölçekte toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarını tetiklemekte çok başarılıydı.
Peki, neden feminist killjoy bu kadar önemli?
Tabii ki bu patriyarkal düzende feminist killjoy olmak asla kolay bir seçim değil. Çünkü bu duruş, yalnızca bir “keyif bozuculuk” değil, statükonun üzerine ışık tutan bir ayna işlevi görüyor.
Sessiz kalmak, görmezden gelmek ya da uyum sağlamak kısa vadede huzur gibi görünse de, aslında eşitsizlikleri besleyen görünmez bir zincire dönüşüyor. Uyumu bozan ses ise, bu zinciri fark ettiren, çatlakları gösteren ve “huzurun” kimlerin sırtına yüklenerek sürdürüldüğünü hatırlatan kişi oluyor.

Dolayısıyla bu duruş, kişisel bir tercih olmaktan ziyade, eşitsizlik karşısında üstlenilmesi gereken bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Çünkü toplumsal adalet, konfor alanlarının korunmasından değil, onların sarsılmasından doğar. Sessizliği bozmak, yüzeyde parlayan sahte uyumu kırmak ve “bozulmuş” gibi görünen anların aslında değişimin kıvılcımı olduğunu göstermek… İşte feminist killjoy’un esas politik gücü burada açığa çıkıyor – çünkü Ahmed’in de vurguladığı gibi, feminist killjoy bize basit ama sarsıcı bir soruyu yöneltir: O çok övülen “huzur” kimin bedeliyle ayakta duruyor?
Ve belki de en önemlisi şu: Feminist killjoy, dünyayı gerçekten değiştirmek isteyenlere hatırlatır ki “keyif kaçırmak” yalnızca huzuru bozmak değil, aynı zamanda direnişin en güçlü biçimlerinden biri.
İlginizi çekebilir >>>>> Period poverty: Eşitlik için konuşmamız gereken kriz