Fotoğraf: @yesly
Modern flört dünyasında artık kalbimizi hızlandıran şey büyük jestler değil; tam yaklaşılmışken atılan o küçük geri adımlar. İlerliyormuş gibi yapıp mesafeyi koruyan, yakınlık kurup sessizliğe gömülen o ince hamleler… Tam da bu yüzden, bir mesajla başlayıp bir ‘görüldü’ ile havada asılı kalan ilişkilerin içindeyiz.
Sıcak-soğuk döngüsünün dinamikleri
Bu dijital köşe kapmaca içinde samimiyet, yerini ‘en az ilgilenen kazanır’ oyununa bırakırken; gerçek bir bağ kurmanın heyecanı, yerini kontrolü kaybetmemek için örülen o aşılmaz ama şeffaf duvarlara terk ediyor.

Bu atmosferde netlik kolayca “sıkıcı” ilan ediliyor; istikrar “rutine teslim olmak” gibi algılanıyor; tutarlılık ise heyecansız, fazla garanti bir seçenekmiş gibi görülüyor. Güven veren değil, çözümlenmesi gereken daha cazip geliyor. Ve tam da bu algı kaymasının içinden yeni bir ilişki dinamiği doğuyor: Sıcak-soğuk döngüsü.
Peki, belirsizlik neden bu kadar çekici?

lişkilerimizde kendimize güvenli bir alan aradığımızı sanıyoruz; oysa zihnimiz, tuhaf bir çelişkiyle, tam da o tekinsiz çekime kapılmaya meyilli. Kesin olan değil, içinde ufacık bir ihtimal barındıran şey bizi daha çok içine çekiyor. Netlik sakinleştiriyor; belirsizlik ise zihni meşgul ediyor. Ve biz, çoğu zaman sakinlikten çok o zihinsel hareketliliğe bağımlı hale geliyoruz.
Bu yüzden bir gün gelen o yoğun ilgi, bir hafta süren sessizliği tolere etmenizi sağlıyor. “Ama geçen gün çok ilgiliydi…” cümlesi zihnimizde dönüp duruyor. O tek iyi an, tüm mesafeyi gölgede bırakırken, sıcak-soğuk döngüsü devreye giriyor. Fark etmeden odağımız değişiyor: Artık olanı değil, olabilecek olanı düşünüyor potansiyeline aşık oluyoruz; gösterilen tutarlılığa değil.

Tam da bu noktada boşluklardan bahsetmemiz gerek, çünkü belirsizlik ortaya çıktığında zihniniz pasif kalmıyor; aksine üretmeye başlıyor. Karşı tarafın henüz göstermediği, hatta belki hiç sahip olmadığı o ‘kusursuz’ versiyonu yerleştiriyorsunuz araya.
Çünkü gerçeklik net; sınırları var. Belirsizlik ise esnek; yorum yapma, ihtimal üretme, hikaye kurma alanı tanıyor. Ve biz çoğu zaman karşımızdaki insanın somut varlığıyla değil, yokluğunun bizde bıraktığı o ince sızıyla bağ kuruyoruz.

Günün sonunda kalbi en çok yoran şey karşı tarafın sessizliği değil aslında; o sessizliği çözmeye çalışmak, her davranışı analiz etmek ve kendini sürekli yeniden konumlandırmak. Net bir sonun getireceği berrak hüzün yerine, ucu açık bir ‘belki’nin içinde askıda kalırken; belirsizlik acıtsa da koparmıyor, tam da bu yüzden sürüp gidiyor.
Belki de aşk; birinin kim olabileceğini hayal etmekten vazgeçip, kim olduğunu gördüğümüzde hala orada kalabilmekle gerçeklik kazanıyordur.
İlginizi çekebilir >>>>> Ayrılık sonrası “no contact” kuralı: İlişkilerde mesafe pratiği
