Dilara Baydar ile Murano camının Venedik’ten Elara İstanbul’a uzanan yolculuğuna dair ilham verici bir sohbet gerçekleştirdik. Baydar’ın tasarım sürecinde estetik ile zanaat arasında kurduğu dengeyi yakından keşfederken, her parçanın hikayesini şekillendiren el emeğinin inceliklerini de konuştuk. Venedik ve İstanbul arasında güçlü bir köprü kurduğumuz bu röportajda, Dilara Baydar’ın mücevher dünyasına adım atıyoruz.
Murano camını mücevhere dönüştürürken estetik ve zanaat arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Tasarım sürecinde sizi en çok zorlayan an neydi?
Estetik ve zanaat arasında kurduğum denge, her bir tasarımda yeniden şekilleniyor. Bana göre sanata ait olan ve her biri el emeğiyle üretilen camlarım, öncelikle kendi gözüm ve ellerimle bu dengeye ulaşıyor. El emeği Murano camlarımın her biri, kendine özgü desenler ve akışkan hareketlerle doğuyor. Cam çubuklarını harmanlayarak oluşturduğum boncuklarda Murano’nun klasik renk paleti belirgin şekilde hissediliyor.

Çoğu zaman bu renklerin içine altın tozlu Murano çubuklarını da dahil ederek daha özgün camlar elde ediyorum. Altının kattığı bu özgünlük, tasarım dilimi doğrudan etkiliyor. Sürecin en zorlayıcı kısmı ise camı çarpıcı kılma arayışı oldu. Aslında bu etki, camın ve sanatımın doğasında var. Altınla birleştiğinde cam zaten güçlü bir ifade kazanıyor. Her bir kolye ve küpe, altınlı camların elmas ve değerli taşlarla buluşmasıyla tamamlanıyor.
Bonbon koleksiyonunu üç kelimeyle tanıtacak olsanız hangilerini seçerdiniz? Neden?
Bonbon koleksiyonunu üç kelimeyle ifade edecek olsam; sıra dışı, uyumlu ve kültürel derim.
Murano camının altın, elmas ve değerli taşlarla mücevhere dönüşmesi alışılmış bir yaklaşım değil. Camı gündelik hayatın bir parçası haline getirerek onu bedenimizde taşımak, koleksiyona doğal bir farklılık kazandırıyor. Koleksiyon, camın yuvarlak formunun elmas ve değerli taşlarla buluşmasından oluşuyor. Her bir parça el emeğiyle üretilmiş, kendine özgü bir tasarım.
Sıra dışı yapısına rağmen koleksiyon güçlü bir uyum da taşıyor. Camların içindeki altın detaylar, elmas ve değerli taşlarla birlikte diğer mücevherlerle kolayca bütünlük kuruyor. Aynı zamanda Bonbon koleksiyonu, Venedik’ten gelen Murano camların Kapalıçarşı’dan seçilen taşlarla buluştuğu güçlü bir kültür harmanını temsil ediyor.
Mücevherin üretim sürecinde nelere dikkat ediyorsunuz? Koleksiyonunuzun ruhunu belirleyen imza dokunuşlarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Üretim sürecinde belirleyici olan her zaman camın kendisi. Camların birbiriyle uyumu, ardından elmas ve değerli taşlarla kurduğu ilişki, tasarımın yönünü belirliyor.
Denizle olan bağım da koleksiyonun karakterine yansıyor. Mavi, beyaz, turkuaz ve mercan tonları; altınla birlikte sıkça kullandığım bir renk paleti oluşturuyor. Bu koleksiyonda özellikle denizin ruhunu yansıtmayı hedefledim.
Ayrıca Venedik’ten İstanbul’a uzanan bu yolculukta, iki farklı kültürün izlerini bir araya getirmek benim için önemliydi. Murano camlarını Kapalıçarşı’nın zengin taş geleneğiyle buluşturarak kendine özgü bir dil oluşturmayı amaçladım.
Elara İstanbul’un fikir aşamasından marka yolculuğuna kadar uzanan süreçte en önemli ilham kaynağınız neydi?
Elara İstanbul’un en önemli ilham kaynağı ailem oldu. Annem beni cam sanatıyla tanıştırdı; Venedik’e ilk seyahatimi de onunla, çok küçük yaşlarda gerçekleştirdim. Büyükbabamın Güzel Sanatlar geçmişi ise sanatla iç içe bir dünyada büyümemi sağladı.
Virginia Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler ve felsefe eğitimi aldıktan sonra İstanbul’da Cam Ocağı ve Esmod Sanat Akademisi’nde sanat eğitimleriyle bu ilgiyi derinleştirdim. Sanat aracılığıyla kendimi ifade edebilmek, bu yolculuğun en heyecan verici kısmı oldu.
Ailemin denizle olan bağı da tasarımlarıma ilham veren önemli unsurlardan biri. Deniz, renkleri ve ruhuyla koleksiyonun temel ilham kaynakları arasında yer alıyor.
Koleksiyonunuzdaki her parça kendi hikayesini anlatıyor. Siz bu hikayeyi nasıl tanımlarsınız?
Elara İstanbul’un hikayesi, Venedik’ten İstanbul’a uzanan bir yolculuk. Bu hikayenin merkezinde kültürlerin buluşması yer alıyor. Murano’da üretilen cam çubukların İstanbul’daki bir atölyede, ateşle şekillenerek bir sanat objesine dönüşmesi bu anlatının en değerli kısmı.

Camlar bu hikayenin temelini oluşturuyor. Kapalıçarşı’dan seçilen elmaslar ve değerli taşlarla birleşerek her bir parça kendi özgün anlatısını kuruyor. Bu süreç, iki farklı kültürün tek bir tasarımda buluşmasının güçlü bir ifadesi.
Atölyeye adım attığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Bu deneyim tasarım sürecinizi nasıl etkiledi?
Atölyeye ilk adımımı 2017 yılında attım. Bu süreç, ailemin beni sanata yönlendirmesiyle başladı. Camla çalışmak, kendimi ifade edebildiğim özgür bir alan yarattı.
İlk dönemlerde daha küçük ve formu tam oturmamış parçalar üretirken, zamanla camlarım karakter kazandı. Deneyimle birlikte hem teknik gelişti hem de cam aracılığıyla duygularımı ifade etme biçimim güçlendi.
Elara İstanbul da camın diğer değerli materyallerle birleşmesiyle, bu sürecin doğal bir uzantısı olarak ortaya çıktı.
Sizin için Murano camını özel kılan detaylar nedir?
Murano camını özel kılan en önemli unsur, sanatçıya sunduğu özgürlük. İlk bakışta geleneksel ve değişmez görünebilir; ancak ateşle buluştuğu anda tamamen özgün formlara dönüşerek sanatçının ruhunu yansıtan bir malzemeye dönüşür.
Murano camı benim için yalnızca bir malzeme değil, güçlü bir ifade biçimi. Elara İstanbul ile birlikte bu camlar, İstanbul’un ruhuyla birleşerek bir kültür harmanına dönüşüyor.
