Fotoğraf: Bouke de Vries’in izniyle
Dries Van Noten’ın Soie Malaquais kokusu ile Hollandalı sanatçı Bouke de Vries’in porselenle kurduğu hafıza bu kez aynı şişede buluşuyor. De Vries, markanın ikonik flakonunu yorumlayarak onu yalnızca kokuyu taşıyan bir form olmaktan çıkarıp uçucu olanla kalıcı olanın aynı yüzeyde nefes aldığı heykelsi edisyonlara dönüştürüyor.
Bouke de Vries ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi, bu iş birliğinin düşünsel arka planını ve sanatçının üretim pratiğini şekillendiren sezgisel yaklaşımı odağına alırken kırığın estetik bir tercihe dönüşümünü de tartışmaya açıyor.
Dries Van Noten’in dünyasına adım attığınızda, bu karşılaşma sizin dünyanızı nasıl etkiledi?

Beni ilk etkileyen, karşıtlıkların zekasıydı. Moda dünyasında, tıpkı benim pratiğimde olduğu gibi, uyum çoğu zaman beklenmedik eşleşmelerden doğar: Bir arada olmaması gereken dokular, birbirini zorlayan renkler…
Bu iş birliği pratiğimi kökten değiştirmedi; fakat belirli yönlerini keskinleştirdi. Özellikle geçicilik meselesini daha bilinçli düşünmeme yol açtı. Parfüm uçucudur; buharlaşır. Ben ise kalıcılıkla ilişkilendirilen malzemelerle çalışıyorum. Bu iki zamansallığı, geçici ile kalıcıyı, bir araya getirmek, son derece ilgi çekici bir diyalog yarattı.
Genellikle terk edilmiş ya da unutulmuş kırık parçalarla çalışıyorsunuz. Bu projede ise, estetik dili ve kodları zaten tanımlanmış bir nesneyi yorumladınız. Bu durum yaratıcı özne konumuna yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
Benim için yaratıcı özne konumu hiçbir zaman hakimiyet anlamına gelmez. Neredeyse tamamen tek başıma çalıştığım anlarda bile, yüzyıllar önce yaşamış anonim ustalarla bir diyalog içindeyim.


Fotoğraf: Bouke de Vries’in izniyle
Bu projede şişe zaten güçlü bir kimliğe sahipti. Onu bastırmak ya da yeniden tanımlamak yerine, mevcut estetik söz dağarcığına dahil olmayı tercih ettim. Yerleşik bir çerçeve içinde üretmek, dayatmaktan çok karşılık vermeyi; müdahaleden ziyade hassas bir uyumlanmayı gerektirir.
Bu süreci katmanlı bir yaratıcı özne konumu olarak görüyorum: Maison’un dili, parfümörün yaklaşımı, özgün tasarım ve ardından benim müdahalem. Hiçbiri diğerini ortadan kaldırmaz; aksine birbirini derinleştirir.
Bir galeride karşılaşılan heykelin aksine, parfüm şişesi kişisel bir alanda yaşıyor. Bu yakınlık, nesnenin varlığını tahayyül etme biçiminizi nasıl etkiledi?
Bu durum farklı türde bir mahremiyet getirdi. Galeri işi belirli bir mesafeyi korur; tefekkür talep eder. Parfüm şişesi ise gündelik hayata karışır. Dokunulur, taşınır, rutinle, hatta ritüelle, bütünleşir.

Bu parçaların bir kaide üzerinde değil, kişisel bir alanda var olacağını biliyordum. Bu bağlam heykelsi niteliklerini azaltmaz; ancak otoritelerini yumuşatır. Göz hizasında, erişim mesafesinde yer alırlar — bedene ve dolayısıyla belleğe daha yakın.
Bir konservatör olarak kariyerinize hasarı görünmez kılmak üzere başladınız. Bugün ise onu işinizin merkezine yerleştiriyorsunuz. Bu durum, güzellik anlayışınızı nasıl dönüştürdü?
Konservatör olarak görevim sürekliliği yeniden tesis etmekti — kırılmayı görünmez kılmak, nesneyi tahayyül edilen bir bütünlük anına geri döndürmek. Bu disiplin bana zanaatkarlığa ve tarihsel bütünlüğe karşı derin bir saygı kazandırdı; fakat aynı zamanda restorasyonun doğasında bulunan seçiciliği de fark etmemi sağladı. Bir nesnenin yaşamındaki hangi anın korunmaya değer olduğuna; eser sahipleri, küratörler ve konservatörler birlikte karar verir.
Sanat pratiğime yöneldiğimde ise çatlağın kendisinin de en az bütün kadar anlam taşıdığını gördüm. Hasar yalnızca kayıp değildir; zamanın, kullanımın ve hayatta kalmanın izidir. Onu gizlemek yerine görünür kılmayı seçtim. Böylece güzellik anlayışım, kusursuzluk fikrinden varoluş fikrine evrildi — tarihin, kırılganlığın ve dönüşümün mevcudiyetine.
Kırık parçalarla çalışırken, geçmişi mi açığa çıkarıyorsunuz; yoksa henüz mümkün olana mı alan açıyorsunuz?
Her zaman ikisi de. Bir kırık parça geçmişi taşır; fakat aynı zamanda potansiyel barındırır. Parçaları bir araya getirirken özgün anlatıyı yeniden inşa etmeye çalışmıyorum; bu arkeolojinin alanına girerdi. Benim ilgilendiğim, geçmişi inkar etmeyen fakat ona hapsolmayan yeni bir bütünlük kurmak.

Kırık parçalar şaşırtıcı derecede özgürdür. Özgün işlevlerinden koptuklarında adeta bağımsız varlıklara dönüşürler. Benim rolüm keşfetmekten çok bestelemek — birbirinden uzak unsurların yeni bir diyaloğa girmesine imkan tanımak.
Müdahaleleriniz son derece kesin; ancak malzeme her zaman kendi iradesini de koruyor gibi. Yönlendirmek ile malzemeyi dinlemek arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Seramik affetmez; kendi mantığına göre kırılır, benimkine göre değil. Atölyede dahi parçalar simetriye direnir, beklenmedik hizalanmalar önerir. Niyetle yaklaşırım; ancak rastlantısallığı da kabul ederim.
Her işte bir an gelir ki kontrol yerini dinlemeye bırakmalıdır. Yapısal bir fikirle başlarım; fakat malzeme çoğu zaman daha ilginç bir ihtimal sunar. Tam da bu gerilim — kesinlik ile öngörülemezlik arasındaki alan — işin canlılık kazandığı noktadır.
Uzun yıllardır “kusursuz” ile “kaybolmuş” arasındaki sınırları sorguluyorsunuz. Bugün hala sizi gerçekten şaşırtabilen nedir?

Ölçek beni hala şaşırtır. Yıkım anıtsal boyutlara ulaştığında — örneğin savaşta — porselende araştırdığım kırılganlık acı biçimde somutlaşır. Bu, işlerimin her ne kadar şiirsel olsa da gerçek tarihlere referans verdiğini hatırlatır.
Şu sıralar İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman V2 roketiyle parçalanmış Meissen tabaklarıyla çalışıyorum. Bu durum özel bir ağırlık taşır. Hasar rastlantısal ya da ev içi değildir; tarihsel ve bilinçlidir.
Daha kişisel bir düzlemde ise, kırık parçaların birbirini bulma anı hala beni şaşırtır. Birbirinden kopuk parçaların ansızın beklenmedik bir birlik oluşturduğu o an hala küçük bir keşif hissi yaratır.
İlginizi çekebilir >>>>> Orhan Pamuk ve Zeynep Günay’ın perspektifinden: Masumiyet Müzesi’nde kadın anlatısı
