Fotoğraf: Fethi Karaduman
Hepimiz farkında olmadan bazı şeyleri halının altına süpürüyoruz. Korkularımızı, tereddütlerimizi, çelişkilerimizi… Gündelik hayatın akışı içinde görünmez hale gelen bu davranışlarımız, belirsizlik karşısında kendimize açtığımız bir alan gibi çalışıyor. İstanbul-Londra arasında şekillenen üretim pratiğinde Seda Gazioğlu, tam da bu görünmeyen alanı irdeliyor; halıların arka yüzlerinde, sembollerde ve sezgisel tekrarların içinde saklanan kültürel hafızayı gün yüzüne çıkarıyor. Ritüel, inanç ve tekrar ekseninde kurulan bu dünyada sanatçıyla, örtüyü aralıyoruz.
Üretimlerinizde ritüel, sembol ve halı gibi öğeler güçlü bir görsel dil oluşturuyor. Bu dili zaman içinde nasıl inşa ettiniz?
Atölyemde yıllardır ikinci el, yaşanmışlığı olan eşyalar biriktiriyordum. Bir gün bir esere dönüşeceklerini planlayarak yapmıyordum bunu; daha çok onların taşıdığı bu hafızayı saklamayı seviyordum diyebilirim. Öte yandan aynı dönemde insanın belirsizlik karşısında yarattığı ritüellere, küçük oyunlara, korkuya ve inanç sistemlerine dair araştırmalarım derinleşmişti. Zaman içinde bu iki çizgi çok organik bir şekilde yan yana geldiler, paralel bir şekilde hareket etmeye ve sanat dilimin belirleyici iki faktörü ve hatta belki de başrolü olmaya başladılar.

“Halı” ise bu dilin en belirleyici parçalarından biri kesinlikle. Göbekli eski Türk halıları bana göre kültürel hafızayı ve evlerimizi; yani belki de en naif ve en savunmasız olduğumuz hallerimizi temsil ediyor.
Bir figürü halının üzerinde yani boş bir yüzey yerine kültürel kodlar ve hali hazırda anlatılmış bir hikayenin sayfaları üzerinde gördüğümde, doğrudan ve konforlu bir diyalog kurabildiğimi hissediyorum.
Bir de daima halıların arkalarını kullanıyorum. “Halının altına süpürülmüş” ne varsa bulmaya, ortaya çıkartmaya, ters yüz etme eyleminin güzelliği ile saklananların ve gizlenenlerin peşine düşmeye çalışıyorum.
Atölyede çalışırken sizi daha çok yönlendiren şey nedir: önceden belirlenmiş bir fikir mi, yoksa üretim sürecinde işin sizi başka bir yere götürmesine izin vermek mi?
O dönem tutku ile peşinde olduğum mesele her ne ise atölyeye girdiğimde kafamın içinde oldukça belirgin hatlarıyla oluşmuş oluyor ancak üretim süreci başladıktan sonra işler tamamen değişiyor. Tıpkı bir çorap söküğü gibi kendiliğinden akan bir süreç başlıyor; konu kendi materyalini seçiyor çoğu kez ve başlangıçta planladığımdan çok daha başka bir yerde ve halde bitiveriyor iş. Doğaçlamanın öngörülemez olanı bulmak gibi güzel bir huyu var.
Gündelik hayatta çok tanıdık olan nesneleri çağdaş sanatın içine taşımak sizin için ne ifade ediyor?

Gündelik hayatta çok tanıdık olan nesneleri işlerimin içine taşımak, insanların fark etmeden tekrarladığı o küçük ritüelleri ve bunun nedenlerini görünür kılmanın bir yolu gibi adeta. Bir hareketin, davranışın neden sürekli tekrarlandığını, onun ardında hangi kültürel kodun, hangi inancın ya da hangi alışkanlığın saklı olduğunu deşmekten büyük keyif alıyorum. Yaşamın içinde planlamadan yapılan ve neredeyse otomatikleşmiş ve de durmaksızın kendini kopyalayarak hareket eden bu davranışlar, korku ve belirsizlikle savaşan insanın en yakın dostlarından. Ben de işlerim vasıtasıyla insana dair bu tuhaflıkların peşine düşmeye çabalıyorum. Özellikle metal heykellerimde ve pentürlerimde kullandığım tekniklerle bu bahsi geçen “tekrar” olgusunu öne çıkardığımı düşünüyorum.
Batıl inançlar ve sezgisel davranışlar, çağdaş ve rasyonel bir dünyada bile varlığını sürdürüyor. Sizce bunun nedeni ne?
Bence batıl inançların en büyüleyici tarafı tam olarak bu ölümsüzlükleri, dönüşüyorlar ama asla yok olmuyorlar.
Her ne kadar rasyonel bir dünyada yaşadığımızı düşünsek de, belirsizliğin yarattığı o anksiyete hala çok güçlü. Batıl inançlar ise bu yaygın duygunun üzerine bir merhem gibi sürülüyor; kontrol edemediğimiz bir duruma küçük de olsa bir yön verebildiğimiz illüzyonunu yaratıyorlar. Bu nedenle modernleşme onları zayıflatmıyor, çoğu zaman sadece şekil değiştirmelerine sebep oluyor.
Farklı disiplinler ve malzemelerle çalışıyorsunuz. Bir işin hangi formda hayat bulacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Bir konudaki araştırmam belli bir olgunluğa ulaştığında üretime geçiyorum ve o noktadan sonra materyali çoğunlukla konunun kendisi seçiyor. Eğer mesele köklerimiz, ritüellerimiz ya da inanç sistemlerimizle ilgiliyse, modern ve pürüzsüz bir tuvalde çalışmak bana doğru gelmiyor; elim kendiliğinden halı gibi hali hazırda kültürel hafıza taşıyan objelere gidiyor.

Bir işin iki boyutlu mu, üç boyutlu mu, yoksa tamamen mekana yayılan bir halde olacağı ise vermek istediğim hisle belirleniyor. İzleyiciyi içine alan bir atmosfer kurmak istiyorsam eğer iş daha mekansal bir yapıya dönüşüyor; daha sembolik bir alan yaratmak istediğimde ise iki boyutlu kalıyor.
Bir de nihai görünümü çoğu zaman atölyede o gün elimde olan malzemeler belirliyor. Çocukluğumdan beri aklımda kalan bir söz var ve hala ona göre hareket ediyorum: “Elindekiyle yapamazsan, o işi hiç yapamazsın.” Bu yüzden işlerim, hem araştırmalarımın açtığı hem de malzemenin kendi kendine işaret ettiği yollardan giderek şekilleniyor.
Londra ve İstanbul arasında üretim yapmak sanat pratiğinizi nasıl etkiliyor? Bu iki şehirden beslendiğiniz farklı unsurlar var mı?
İstanbul’un hem fiziksel hem de sosyo-politik kaosu ile Londra’da kurduğum daha sakin ve düzenli yaşam arasında çok belirgin bir fark var ve bunun üretimime doğrudan yansıdığını düşünüyorum. Bu yıl yaptığım işlerin yarısı Londra’da, yarısı İstanbul’da ortaya çıktı; ikisini yan yana koyunca ise etki çok net görülüyor.

Londra’da ürettiklerim daha uzun soluklu, sakin ve detay odaklı işler oldu. Şehrin ritmi, bana düşünmek ve yavaş çalışmak için alan açıyor. İstanbul’da yaptığım üretimler ise her zaman daha hızlı, daha aktif ve daha enerjik tekniklerle gelişiyor; şehrin temposu doğal olarak beni de hızlandırıyor.
Bu iki şehir arasında üretmek, pratiğime çift yönlü bir hareket katıyor; biri beni derinleştiriyor ve keskinleştiriyor, diğeri ise canlı tutuyor.
İşlerinizin izleyiciyle kurduğu mesafeyi nasıl tanımlarsınız: Davetkar bir yakınlık mı, yoksa bilinçli olarak bırakılan bir mesafe mi?
Davetkar bir bilgilendirme dili kullansam da, figürlerimin izleyiciyle arasına belirli bir mesafe koyduğunu düşünüyorum. Bunu sebebinin de ele aldığım konuların zaman zaman yarattığı duygusal ağırlığın, resmettiğim karakterlerin görünüşlerini ve auralarını etkiliyor olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Sanatçı kimliğinizin zaman içinde nasıl dönüştüğünü düşünüyorsunuz? Bu dönüşüm ürettiğiniz işlere nasıl yansıyor?

Yaptığım işlere uzaktan baktığımda zaman içerisinde özellikle içerik ile ilgili bir dönüşüm yaşamış olduğuma şahitlik ediyorum. Kullandığım teknik sadeleştikçe, konuyu daha belirgin hale getirme isteğim arttı.
Eskiden daha “kim ne anlarsa onu anlasın” diye yaklaştığım alanlar, zamanla her bilgiyi daha anlaşılır bir halde resme aktarmaya çalıştığım, izleyiciye daha çok şeyi daha doğrudan bir dille anlatmak istediğim bir yapıya dönüştü.
Peş peşe yaptığım iki kişisel sergi sonrası, tüm bunların farkına vardığım bir eşikteyim aslında. Hesaplaşmalar hiç bitmiyor, bitmesin de. Belki de önümüzdeki dönemlerde içerikte de sadeleşmeye, daha soyut ve daha az “anlatan” bir dile doğru evrileceğim zamanlar gelir. Hislerim bu yönde.
İlginizi çekebilir >>>>> Özge Bulut Maraşlı’nın Aralık-Ocak seçkisi: Platformlarda neler var?
