Fotoğraf: Pexels
Empati ekonomisi, gündelik hayatın ritmini artık yalnızca yapılacak listeleriyle değil; hislerin, tonlamaların ve duygusal dalgalanmaların yarattığı görünmez bir trafikle belirliyor.
Telefon konuşmalarından iş yerindeki toplantılara, ilişkilerdeki en basit diyaloglara kadar her an, birinin duygusunu anlama ya da duygusal boşluğunu doldurma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu yoğun duygusal akış da zamanla bir “görev tanımı” gibi işlemeye başlıyor.
Empati ekonomisi gündelik hayatta ne anlama geliyor?
Empati ekonomisi, duygunun adeta bir kaynak gibi tüketildiği bir düzeni işaret ediyor. Başta iyi niyetle başlayan “karşındakini anlamaya çalışma” refleksi, zamanla görünmez bir sorumluluğa dönüşüyor; duygusal farkındalığın neredeyse zorunlu bir yetenek gibi kabul edildiği, ilişkilerin sessiz ama en değerli parçasına dönüşüyor.

İş yerinde ortamı yumuşatan kişi olmak, arkadaş grubunda arabuluculuk yapmak, aile içindeki duygusal krizleri yönetmek, ilişkilerde iniş çıkışları toparlamak… Hiçbiri kimsenin resmi görev tanımında yer almıyor ama hepsi sürekli beklenen bir emek olarak karşımıza çıkıyor.
Asıl mesele ise empatinin kendisi değil; bu duygu emeğinin hep aynı omuzlarda birikmesi. Empati ekonomisinin yorucu tarafı tam da burada ortaya çıkıyor: duygusal bakımın bir yetkinlik ya da ortak sorumluluk olarak değil, cinsiyetle ilişkilendirilen bir “rol” gibi görülmesi. Bu rol kadınlara yapışırcasına yüklendiğinde, empati bir bağ kurma alanından çıkıp sessizce tüketen bir yük haline geliyor.
Modern ilişkilerde empati yükü neden kadında birikiyor?

Modern ilişkiler daha özgür, daha bilinçli ve daha eşitlikçi görünse de, eski duygusal kodlar hala devrede; bu yüzden görünmez alışkanlıklar çoğu zaman kendini tekrar ediyor. Kadınların daha anlayışlı, daha duyarlı ve daha ilişkisel düşünmesi gerektiğini ima eden kültürel beklentiler de tam bu zeminde yeniden üretiliyor. Böyle olunca “anlamak”, “yatıştırmak”, “duyguyu toparlamak” ve “ilişkiyi yürütmek” gibi roller fark edilmeyen bir şekilde kadın tarafına kayıyor.
Partnerin hislerini yüklenmek, tartışmaları sakinleştirmek, iletişimi ayakta tutmak ve karşı tarafın duygusal kapasitesini de sırtlamak… Tüm bunlar bir noktadan sonra ilişkideki dengeyi bozuyor; çünkü kadın yalnızca kendi hisleriyle değil, partnerin duygusal gelişimiyle de ilgilenmek zorunda kalıyor. Bu durum ilişkiyi yürütmekten çok, zamanla “duygusal yönetici” gibi davranmaya benzeyen bir yük yaratıyor tabii.

Empati yükünün kadınlarda yoğunlaşmasının bir diğer nedeni ise erkeklerin duygusal eğitiminin kültürel olarak geciktirilmiş olması. Birçok erkek duyguyla temas etmeyi, hislerini tanımlamayı ya da ifade etmeyi öğrenmeden yetişiyor. Bu eksik alanı dolduran taraf yine kadın oluyor; böylece ilişkideki duygusal işleyiş giderek tek yönlü bir bakım döngüsüne dönüşüyor.
Tüm bu dinamikler birleştiğinde empati yalnızca sıcak bir yakınlık alanı olmaktan çıkıyor; sınır isteyen ve adil paylaşılması gereken bir emek alanına dönüşüyor. Modern ilişkilerin sürdürülebilirliği de tam burada beliriyor: duygusal yükün tek kişide birikmediği, iki tarafın da hislerini taşıyabildiği bir ilişki modeli hem daha yetişkin bir yakınlık sunuyor hem de empati ekonomisinin ağırlığını hafifletiyor.
Peki, feminizm bu yükü nasıl yeniden dağıtabilir?
Öncelikle empatiyi bir “kadın görevi” olmaktan çıkarıp herkesin öğrenebileceği bir beceriye dönüştürmek gerekiyor; çünkü empati doğuştan gelen bir yetenek değil, paylaşılması gereken bir sorumluluk. İlişkilerde duygusal emeğin açıkça konuşulması da bu dönüşümün temel adımlarından biri haline geliyor.
İş yerinde ise görünmez emeğin politikleştirilmesi, yani duygusal mesainin de iş yükünün bir parçası olarak kabul edilmesi adalet duygusunu güçlendiriyor. Ortamı yumuşatmak, krizi yönetmek ya da iletişimi toparlamak ancak görünür hale geldiğinde gerçekten paylaşılabiliyor; bu nedenle duygusal emeğin tanınması, yükün daha dengeli dağılmasının önünü açıyor.

Tüm bunlara ek olarak sınır koymak, feminizmin en sessiz ama en etkili eylemlerinden biri olarak öne çıkıyor. “Bu yükü tek başıma taşımak istemiyorum” ya da “Bu benim sorumluluğum değil” diyebilmek, empati ekonomisinin baskısını azaltan en güçlü öz-bakım hamlelerinden biri haline geliyor.
Sonuç olarak, tüm bu dinamikler birleştiğinde empati ekonomisi, sadece sıcak bir yakınlık işareti olmaktan çıkıp sınır isteyen ve adil biçimde paylaşılması gereken bir emek alanına dönüşüyor. Modern ilişkilerin gerçek sürdürülebilirliği de tam bu noktada şekilleniyor: duygusal yükün tek kişide birikmediği, iki tarafın da hislerini taşıyabildiği bir ilişki düzeninde…
İlginizi çekebilir >>>>> “Filtre feminizmi”: Kusursuzluk kültüründe kadın olmak
