Fotoğraflar: @disneystudiosturkiye
The Devil Wears Prada 2, Runway dergisinin kapılarının 20 yıl boyunca her gün tekrar tekrar açılmasının moda medyası için ne anlama geldiğini anlatıyor. Devam filmi, ilk filmin ikonik moda dönüşümlerini ve sert sektör dinamiklerini bugünün dijital dünyasına taşıyarak, farklı bir krizle yüzleşiyor: Dikkat süresinin kısaldığı, algoritmaların editoryal kararların önüne geçtiği ve moda yayıncılığının yalnızca lüks bir “geçmiş” gibi görülmeye başladığı yeni bir dönemle.
The Devil Wears Prada 2: İkonik karakterler ve moda medyasının dönüşümü


The Devil Wears Prada’nın devam filminde Miranda Priestly, Andy Sachs, Emily Charlton ve Nigel gibi karakterlerle yeniden karşılaşıyoruz. Runway, artık insanların kahve molasında uzun uzun karıştırdığı bir yayın değil, Nigel’ın filmde söylediği gibi, “telefon ekranında birkaç saniyeliğine kaydırılıp geçilen” bir şeye dönüşmüş durumda. Film de tam olarak bu dönüşümün yarattığı huzursuzluğun üzerine gidiyor.
Biz neler düşündük?

Özellikle medya sektöründe çalışan izleyiciler için film, beklenmedik şekilde kişisel bir yere dokunuyor. İlk sahnelerden itibaren “gazetecilik değişiyor” cümlesi kuruluyor ve film boyunca yeniden yapılanmalar, clickbait kültürü, yatırımcı baskısı ve yayıncılığın geleceği gibi konular hikayenin merkezinde kalıyor. Andy Sachs’ın “gazetecilik hala değerli” çıkışı ise, özellikle dergi dünyasının içinden gelenler için filmin en güçlü anlarından biri haline geliyor.
“The Devil Wears Prada’yı ilk izlediğimde moda dünyasına dışarıdan bakan biriydim. Şimdi ise yaklaşık 12 yıldır bu sektörün içinde çalışan biri olarak ikinci filmi izledim ve bu kez benim için en çarpıcı olan şey modadan çok sistemin kendisiydi. Bütçeler, ofisler, jenerasyonlar, platformlar değişse de sektör dinamikleri pek değişmiyor. Herkesin her şeye aynı anda yetişmesinin beklendiği bir düzen, emeğin ve zamanın sınırı yokmuş gibi gelen talepler ve tüm bu temponun içinde yaratıcı kalmaya çalışmak… Film aslında modadan çok sektörün perde arkasını anlatıyor. Ama belki de en güzel tarafı, tüm o kaosun içinde insanların hala heyecan duyması, iyi fikirlerin peşinden koşması ve ortaya güzel bir şey çıkarabilmek için aynı tutkuyla çalışmaya devam etmesi. Sanırım bizi işimize bu kadar bağlayan da tam olarak bu” -Eylül Solakoğlu, InStyle Türkiye Yazı İşleri Müdürü
“Moda ve medya dünyasının parlak yüzünün arkasındaki kırılganlıklar ve işe gerçekten tutkuyla bağlı olmayan insanların sektörde söz sahibi haline geldiğini izlemek çok tanıdıktı. Film boyunca tutkunu işin yapmanın ne kadar büyük bir şans ve kırılganlık olduğunu düşündüm. Çünkü düşüncelerim, zevklerim, bakış açım ve duygularım işimin en büyük kısmını oluşturuyor. Filmi ilk izleyişimde büyülenmiştim. İkinci izleyişimde ‘Ben dergide çalışacağım’ demiştim. Şimdi devam filmini izlerken sinema koltuğunda bir moda dergisinde editör olarak oturmak, filmde gördüğüm defilenin haberini aylar önce hazırlamış olmak ve artık o dünyanın içinde olduğumu fark etmek çok duygusaldı. Özellikle filmin sonunda Miranda ve Andy’nin ‘kazandığını’ görmek benim için tam anlamıyla bir katarsis etkisi yarattı. Belki de bu yüzden salonda herkes gülümserken ben ağlıyordum” -Ayşenur Kurtuluş, InStyle Türkiye Dijital Editörü
Filmin moda yönü
Moda tarafında ise film, ilk yapımın unutulmaz stil mirasını devam ettiriyor. Andy Sachs’ın artık tamamen kendi stil dilini oturtmuş olması dikkat çekiyor: Barrel jean’ler, vintage dükkanında bulduğunu gururla belirttiği Maison Margiela ceketler ve “statement” elbiselerle kurulan gardırop, karakterin o stilin içinde yaşamayı öğrendiğini gösteriyor. Miranda Priestly ise her zamanki gibi kusursuz silüetlerin içinde; keskin terzilik ve güçlü aksesuarlarla neredeyse değişmeden kalıyor.
Teknoloji milyarderleri ve moda dünyasının yeni güç dengesi


Hikaye ilerledikçe teknoloji milyarderlerinin moda ve sanat dünyasına yaklaşımı da eleştirilmeye başlanıyor. Moda yayıncılığının giderek yatırımcıların eline geçmesi, yaratıcılığın “cool görünme” arzusuyla tüketilmesi ve kültürel alanların finansal güç gösterisine dönüşmesi, filmin ana fikirlerinden birini oluşturuyor. Özellikle sanatın ve modanın yalnızca statü sembolü gibi görülmesi, filmin sektöre dair en karanlık yorumlarından birisi.
The Devil Wears Prada 2’nin Miranda Priestly’si daha kırılgan

Miranda Priestly karakteri ilk filme kıyasla daha insani bir noktaya taşınıyor. Güçlü editör figürünün zaman zaman şüphe duyması, yorulması ve kırılması karaktere beklenmedik ama oldukça gerçekçi bir katman ekliyor. Moda dünyasında yıllardır “ulaşılamaz kadın” arketipiyle özdeşleşmiş bir karakteri daha kırılgan görmek, ilk başta şaşırtıcı hissettirse de filmin en dikkat çekici taraflarından biri haline geliyor.
Toksik beden algısının geri dönüşünden hemen önce

The Devil Wears Prada 2’nin çekim sürecinden bu yana internet kültürünün yeniden daha toksik bir yere kaydığı açıkça hissediliyor. Hatta bazı açılardan, sektörün bugünkü ruh hali ilk filmin geçtiği döneme bile daha yakın duruyor.
The Devil Wears Prada 2, moda dünyasının geçirdiği radikal dönüşümü gösterirken, yaratıcı üretimin neden hala önemli olduğunu da hatırlatıyor. Belki de filmi bu kadar değerli ve gerçek yapan şey tam olarak bu: Tüm dijitalleşmeye, hız takıntısına ve rakamlara rağmen moda ve yayıncılığın insanlar için hala önemli bir şey ifade ediyor olması.
İlginizi çekebilir >>>>> The Devil Wears Prada 2 hakkında bildiğimiz her şey
