Çeşme’deki evinden, son projesi FAMM Urla’nın zeytin ağaçlarına uzanan ilham dolu bir günde, Funda Arkas’ın yaşamına, tasarım anlayışına ve hayvanlarla kurduğu güçlü bağa tanıklık ediyoruz. Mimariden sanata uzanan dünyası zamansız bir estetik anlayışını yansıtıyor.
Hazırlayan Hande Rakıcı
Fotoğraflar Tolga Çelikel
Fotoğraf asistanı Sıtkı Öz
Doğadan sanattan ve yaşamın içinden beslenen yaklaşımıyla mekanları karakter sahibi yaşam hikayelerine dönüştüren FD Architecture’ın kurucusu, iç mimar Funda Arkas, imza attığı projelerde kendine özgün bir tasarım dili ortaya koyuyor.
FD Architecture’ın tasarım dilini bugün tanımlayan temel prensipler neler?

Birkaç temel prensip üzerinden anlatabilirim: kişiye özel kurgu, coğrafyaya saygı, zamansızlık, konfor ve ruh. Biz bir mekâna yalnızca plan, metrekare ya da mobilya üzerinden bakmıyoruz. Orada yaşayacak kişinin ritmini, ailenin gündelik alışkanlıklarını, ışığı, cepheyi, rüzgârı, toprağı, hatta mekânın kokusunu anlamaya çalışıyoruz. Her proje kendi insanıyla, kendi toprağıyla, kendi hikâyesiyle başlar. Bana ait olduğunu hissettiren detay da tam burada ortaya çıkıyor. Eskiyle yeniyi, sıcak dokularla daha yalın ve modern çizgileri birlikte kullanmayı seviyorum. Taşın, ahşabın, kumaşın, objenin bir karakteri olmalı. Bir parçanın geçmişi, kokusu, dokusu varsa mekâna başka bir katman ekliyor. Sakin bir renk paleti, doğal malzemeler, yaşanmışlığı olan objeler, doğru ışık ve insanı yormayan ama akılda kalan bir atmosfer bizim çizgimizi anlatıyor.
Estetik anlayışınız yıllar içinde nasıl evrildi? Bugünkü yaklaşımınız kariyerinizin başındaki Funda Arkas’tan nasıl ayrışıyor?

Kariyerimin başında da aynı tutku vardı. Görsellik, mimari, malzeme ve detay benim için her zaman çok güçlü alanlardı. Berlin’de aldığım eğitim, farklı ofislerde çalışma deneyimim ve Türkiye’ye döndükten sonra gördüğüm şantiyeler bana eknik anlamda çok şey kattı. O dönem belki daha çok bitmiş sonuca, estetik bütünlüğe ve işi eksiksiz teslim etme disiplinine odaklanıyordum. Bugün ise iyi tasarımın yalnızca güzel görünmekle sınırlı olmadığını daha net görüyorum. Artık benim için bir mekânın insanı dinlendirmesi, yaşama biçimini kolaylaştırması, doğayla kavga etmemesi ve yıllar geçse de değerini koruması çok daha önemli. Malzemeden ödün vermeden, uzun ömürlü kararlar almak gerekiyor. Bugünkü Funda Arkas daha sakin, daha seçici, trendlerden daha uzak ve coğrafyanın sesine daha yakın diyebilirim.
FAMM Urla’nın çıkış hikâyesi nedir? Bu projede sizi en çok heyecanlandıran fikir neydi?


FAMM Urla’nın çıkışında aslında çok yalın bir duygusal var: aile kadar yakın hissedilen insanların bir araya gelebildiği, ama herkesin kendi mahremiyetini de koruduğu bir yaşam düzeni hayal ettim. FAMM isminin arkasında da bu yakınlık duygusu var. Klasik anlamda bir site değil; daha çok bir köy, bir yaşam çevresi, kendi ritmi olan bir buluşma alanı gibi düşündük. Proje Urla Kuşçular’da, doğası çok güçlü ve imar açısından da hassas bir bölgede yer alıyor. Yaklaşık 110 dönümlük alanda 87 bağımsız evden oluşan bir kurgu var; bunun yanında sosyal alanlar ve donatılar da düşünülüyor.
Famm Urla’da ilk kez uyguladığınız ya da fark yarattığını düşündüğünüz unsurlar neler oldu?


FAMM Urla’da fark yaratan en önemli nokta, projenin arsaya sonradan zorla yerleştirilmemesi oldu. Yerleşim mevcut zeytin ağaçlarına, kotlara, yollara ve doğal dokuya göre şekillendi. Evler yan yana dizilmiş, birbirini tekrar eden yapılar gibi düşünülmedi. Her evin yönü, açısı, bahçeyle ilişkisi ve mahremiyeti ayrı ayrı ele alındı. Bütünlük tekrar üzerinden değil, çeşitlilik üzerinden kuruldu. Malzeme tarafında da Urla’nın diline yakın durduk. Urla taşı, köy sıvası, masif ahşap gibi doğal ve nefes alan malzemeler; balık sırtı taş döşeli, kaldırımsız sokaklar; daha köy hissi taşıyan yollar, yağmur suyunun peyzajda değerlendirilmesi ve göletin doğal döngüsünü koruyan yoğun bitkilendirme bu projede öne çıkan unsurlar oldu. Ortak alanlara yerleştirilen heykellerin ayrı bir sergi alanı gibi değil, gündelik hayatın doğal parçası gibi kurgulanması da benim için çok kıymetli. FAMM’da sanat, peyzaj, komşuluk ve doğa birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı yaşam dilinin parçaları.
Urla hızla dönüşen bir destinasyon haline geldi. Sizce iyi mimari bir bölgenin ruhunu nasıl koruyabilir?

Urla’nın dönüşümü çok dikkatle okunması gereken bir dönüşüm. Bağları, şarap üreticileri, gastronomi dili, sakin hayat arayışı ve doğayla kurduğu ilişkiyle kendine has bir kültür oluşturdu. Bu kültürün içinde mimarinin görevi daha fazla görünmek değil, doğru yerde doğru ölçekte durabilmek olmalı. İyi mimari bir bölgenin ruhunu, önce o bölgeye kulak vererek korur. Yerel malzemeyi, iklimi, gölgeyi, rüzgârı, tarımsal dokuyu, komşuluk hissini ve gündelik hayatın akışını anlamadan yapılan her proje bir süre sonra bulunduğu yere yabancılaşır. Urla gibi herkesin hassasiyetle takip ettiği bölgelerde mimarinin yalnızca estetik değil, açıklanabilir ve savunulabilir kararlar üretmesi gerekir.
Sanat koleksiyonculuğu tasarım kararlarınızı nasıl etkiliyor?

Projelerde sanat eserini çoğu zaman tasarımın merkezinde düşünürüm. Bir tablo ya da heykel renk paletini sakinleştirebilir, bir malzeme kararını değiştirebilir, hatta odanın yerleşimini başka bir noktaya taşıyabilir. Eserler, peyzajdan kopuk bir vitrin gibi değil; yürürken, karşılaşırken, yaşarken fark edilen birer iz gibi konumlanıyor. Bir mekânın ruhunu bazen tek bir eser bile değiştirebilir.
Hayvan haklarına yönelik duyarlılığınızın yaşam alanları tasarlama biçiminize yansıdığını düşünüyor musunuz?

Kesinlikle yansıyor. Hayvanlara bakışınız yalnızca özel hayatınızda kalmıyor; mekân kurma biçiminizi de etkiliyor. Bahçede gölge var mı, suya ulaşabilecekleri alanlar var mı, araç trafiği nasıl kontrol ediliyor, peyzaj yalnızca görsel mi yoksa canlılara da alan açıyor mu? Bunların hepsi benim için tasarımın parçası. Yaşam alanı dediğimiz şey yalnızca insanlar için kurulmuş steril bir alan olmamalı; hayatın bütün canlılarıyla birlikte aktığı bir düzen olmalı.
Hayvanlar için daha yaşanabilir kentler yaratmak adına mimarların, yatırımcıların ve yerel yönetimlerin sorumlulukları neler olmalı?

Bu konu yalnızca vicdanla değil, sistemle çözülebilir. Mimarların sorumluluğu, proje brifine en baştan hayvanları ve kent ekolojisini dahil etmek. Gölge, su, güvenli geçiş, yeşil koridor, düşük hızlı yollar, açık alanların sürekliliği ve peyzajın canlılarla ilişkisi tasarımın doğal başlıkları olmalı. Yatırımcıların bu alanları maliyet kalemi gibi değil, yaşam kalitesinin parçası olarak görmesi gerekiyor. Yerel yönetimlerin sorumluluğu ise çok daha büyük. Kısırlaştırma, tedavi, aşılama, sahiplendirme, denetim ve eğitim birbirinden kopuk düşünülmemeli. Ben uzun zamandır tam teşekküllü bir hayvan hastanesi, sahiplenme merkezi ve barınak projesi üzerine çalışıyorum. Hayvanların küçük kafeslerde unutulmadığı, koşabildiği, iyileşebildiği, çocukların da hayvan sevgisini öğrenebildiği örnek bir model hayal ediyorum. Kentler, en sessiz canlılarına nasıl davrandığıyla da ölçülür.
Ege’de yılın 12 ayını geçiriyorsunuz. Bu coğrafya yaşam ritminizi ve estetik bakışınızı nasıl etkiliyor?

Ege insanı yavaşlatıyor ama tembelleştirmiyor; daha dikkatli baktırıyor. Sabah ışığının değişimini, rüzgârın yönünü, taşın gün içindeki rengini, zeytin ağacının gölgesini ve denizin verdiği huzuru dört mevsim yaşayınca tasarıma bakışınız da değişiyor. Ege yalnızca yazlık bir dekor değil; kışı, yağmuru, rüzgârı, sessizliği ve toprağıyla bir bütün. Estetik olarak da Ege bana sadeliğin gücünü hatırlatıyor. Ketenler, doğal taşlar, kum renkleri, griler, antrasitler, zeytin ağacının yeşili ve ahşabın sıcaklığı benim dünyamda hep karşılığı olan tonlar. Doğru obje, doğru sanat eseri, doğru doku ve doğru ışıkla sakin bir mekân çok güçlü bir duygu taşıyabilir. Ege bana gösterişten çok his bırakmayı öğretti.
Yeni projelerinizde hangi hikayelerin peşinden gideceksiniz?

Beni heyecanlandıran, bir yere ruh katabileceğine inandığım projelerde olacağım. FAMM Urla benim için yalnızca bir gayrimenkul projesi değil; doğa, mimari, sanat, komşuluk, mahremiyet ve yavaş yaşam fikrini aynı potada buluşturan bir deneyim oldu. Bundan sonra da odağım bu tür kalıcı ve anlamlı yaşam alanları olacak. Yeni projelerde sürdürülebilirlik, doğal malzeme, uzun ömürlü detaylar, yerel dokuyla uyum, hayvan dostu yaşam, sanatın gündelik hayatla ilişkisi ve insanı yormayan bir lüks anlayışı benim için daha da öne çıkıyor.
İlginizi çekebilir >>>>> Funda Arkas InStyle Home Yaz sayısında!
